Dünyanın en büyük online oyun yayıncılarından olan True Games’den oyun tutkunlarını kendisine hayran bırakacakyepyeni bir isim geliyor: “WARRIOR EPIC”.

Haftada sadece birkaç saat online kalarak bile oyunun güncel bir kullanıcısı olmayı başarabileceğiniz yepyeni bir formatta hazırlanan WARRIOR EPIC, MMO (massively multiplayer online) oyun keyfinizi adeta ikiye katlayacak. 20 Mart‘tan itibaren www.warriorepic.com adresinden Beta versiyonuyla oynanabilecek ve Türkçe dil seçeneğine de sahip olacak olan WARRIOR EPIC, MMORPG (massively multiplayer online role playing game) oyunların tutkunlarına maksimum oyun keyfi sunmak için özel olarak hazırlandı. Büyük beğeni kazanacağı şimdiden öngörülebilen WARRIOR EPIC, sadece bu oyuna özgü olan “Ruh Sistemi” gibi yenilikleriyle de çok konuşulacak.

“Ruh Sistemi” Hakkında

“Ruh Sistemi”, WARRIOR EPIC oyunununda bir savaşçının ölmesi durumunda yeni stratejileri ve oyunda yeni kavramları başlatan benzersiz bir özelliktir. Bir macera sırasında ölmesi durumunda savaşçı, ruh biçimine döner ve oyuncu salonunun mabedinde yaşamaya başlar. Sürekli savaş yılları, ölüm ve harici bölgeler arasındaki hattı bulandırır. Bu değişiklik, ruhların daha sonraki savaşlarda oyuncunun yaşayan savaşçılarının düşmanların üzerine yıkıcı saldırılar yapmasına veya oyuncunun donanımına özel güçlere sahip elemanla bağlanmalarına imkan verir. Savaşçının sınıfı ve seviyesi ruhların yeteneklerini etkiler. Bu ruhlar aynı zamanda canlı biçime de dönüştürülebilir.

Oyuncunun kendi savaşçılarından toplanan savaşçı ruhlarına ek olarak, oyunda canavar ruhlar da bulunuyor. Bu canavar ruhlar, bir savaşçıyı kurban etmeden oyuncunun donatımını yenileyebilmesine olanak sağlıyor.

1. Ausrüstungsschrank Code: 396 Alpha Labs Sector
—————————————————————————————————————–
2. Ausrüstungsschrank Code: 531 Alpha Labs Sector
—————————————————————————————————————–
3. Ausrüstungsschrank Code: 842 (Shotgun) Alpha Labs Sector
—————————————————————————————————————–
4. Storage Locker 017 Code: 347 Alpha Labs Sector
—————————————————————————————————————–
5. Weapon Storage Code: 584 Alpha Labs Sector
—————————————————————————————————————–
6. Weapon Storage Code: 586 (Armor) Alpha Labs Sector
—————————————————————————————————————–
7. Storage Locker 009 Code: 752
—————————————————————————————————————–
8. Storage Cabinet 038 Code: 409
—————————————————————————————————————–
9. Storage Cabinet 039 Code: 102
—————————————————————————————————————–
10. Storage Locker 047 Code: 123 Munition/Rüstung
—————————————————————————————————————–
11. Storage Locker 048 Code: 123 Munition/Rüstung
—————————————————————————————————————–
12. Storage Locker 049 Code: 123 Munition/Rüstung EFR Staging Room 1B
—————————————————————————————————————–
13. Storage Cabinet 064 Code: 651
—————————————————————————————————————–
14. Storage Locker 063 Code: 972 (Plasma Gun)
—————————————————————————————————————–
15. Storage PlasmaGun Code: 734 Maintenance 3
—————————————————————————————————————–
16. Cabinet Code 054 Code: 246 Communications Security Access
—————————————————————————————————————–
17. Storage Locker 003 Code: 483 Monorail Airlock, Sector 2
—————————————————————————————————————–
18. Luftschleuse Code: 826
—————————————————————————————————————–
19. Storage Cabinet 054 Code: 142
—————————————————————————————————————–
20. Extra Medical Supplies 078/079 Code: 364
—————————————————————————————————————–
21. Storage Locker 21D Code: 298 Delta Labs
—————————————————————————————————————–
22. Storage cabinet 112 Code: 538
—————————————————————————————————————–
23. Storage Locker 116 Code: 972
—————————————————————————————————————–
24. Security Door - M.Abrams Code: 931 (BFG 9000)
—————————————————————————————————————–
25. Storage Locker 114 Code:
—————————————————————————————————————–
26. Storage Locker 103 Code: 259
—————————————————————————————————————–
27. Storage Locker 216 Code: 624 Delta Labs 1
—————————————————————————————————————–
28. Storage Locker 217 Code: 2 x 216 Delta Labs 1
—————————————————————————————————————–
29. Storage Locker 213 Code: 371 Delta Labs 2
—————————————————————————————————————–
30. Storage Locker 666 Code: 372 Delta Labs 2
—————————————————————————————————————–
31. Level3 Security Access Code Door Code: 463 Delta Labs 2
—————————————————————————————————————–
32. Storage 07 Security Access Code Door Code: 725 Delta Labs 2
—————————————————————————————————————–
33. Martianbuddy FreeStuff Code: Delta Labs 2 - im Raum von Storage 07
—————————————————————————————————————–
34. Storage Cabinet D3-1 #317 Code: 841 Delta Labs 3
—————————————————————————————————————–
35. Storage Cabinet 386/387 Code: 836 Delta Labs 3
—————————————————————————————————————–
36. Set CMD ID Locker 104 Code: 579 Delta Labs 3
—————————————————————————————————————–
37. Ammunation Cabinet 104 Code: 579 Delta Labs 3
—————————————————————————————————————–
38. Storage Locker 452 Code: Delta Labs 4
—————————————————————————————————————–
39. Lab A Security Door Code: 627 CPU Lab A
—————————————————————————————————————–
40. Storage Locker 669 Code: 468 CPU Lab A

 

oyunoynuyor.com

oyunoynuyor.com

 

 
Dark Sector
KATEGORİ : TPS/Aksiyon
ÜRETİCİ FİRMA : Digital Extremes
YAYINCI FİRMA : D3Publisher
OYUNUN SİTESİ : www.darksector.com
HANGİ OYUNA BENZİYOR? : Dead Space, Silent Hill ve Resident Evil serisi
SİSTEM GEREKSİNİMLERİ : Intel Pentium IV 2.0 Ghz veya AMD XP 2200+, 512 MB RAM, 10 GB hard disk alanı, 128 MB nVIDIA GeForce 5700 veya ATI Radeon 9600
Gerilim/Aksiyon türü oyunlarda son aylarda, türe nazaran, bir bolluk yaşadığımız bir gerçek. Dead Space, F.E.A.R. 2, Silent Hill: Homecoming derken en son olarak geçtiğimiz günlerde Dark Sector de bizlerle buluştu. Tabii bir de Resident Evil 5 var; ama o, bilgisayar kullanıcıları için piyasaya sürülmediğinden yukarıda yazdığımız gruba dâhil değil. İşte Dark Sector tam da bu noktada devreye giriyor, Resident Evil 5’in yerini dolduramasa da biz bilgisayar oyuncularını bir nebze olsun avutabilmek için (!) sanırım yapımcılar ‘Resident Evil’ benzeri bir oyunla karşımıza çıkmışlar. Yalnız fazla heyecanlanmayın, umduğunuzu bulamayabilirsiniz.
Keser, Biçer…
Gizli bir hükümet ajanı olan Hayden Tenno, Mezner adındaki canavar ruhlu kişiyi ortadan kaldırması için bir göreve yollanır. Mezner, elinde bulundurduğu bir virüsle, insanları zombilere, vücutları metalle kaplı insanlara veya değişik hallere dönüştürmektedir. Yani oyunda Mezner, Resident Evil’daki Umbrella şirketini temsil ediyor desek yeridir. İşte Hayden da bu psikopatı engellemeye çalışırken daha ilk karşılaşmalarında gafil avlanarak sağ kolunu kaybeder. Sağ kolu tamamen bir metalle kaplanır ve bu metal kol büyük şirugen benzeri bir kesici alet -bu aletin adı glaive; ama ben yazı boyunca bu aletten şirugen diye bahsedeceğim- ile de desteklenir. Yani Mezner aslında Hayden’ı öldürmek yerine daha da güçlendirmiştir; ama insanlıktan da -görünüm olarak- çıkarmıştır. Artık Hayden’ın amacı, yeni güçlerinin de yardımıyla, Mezneri durdurmak ve insanlığı kurtarmaktır.
Oyunu Resident Evil serisinden ayıran en temel özellik, elimizd ki kesici alet ve oyunda ilerledikçe kazandığımız güçler. Bu güçlerin ne olduğuna birazdan değineceğim; ama önce şu sağ elimizdeki büyük şirugenden biraz daha bahsedelim. Bu aleti hem bir kılıç, hem de bir bumerang gibi düşünebilirsiniz. Yakın dövüşte oldukça etkili ve oldukça kanlı kombolar yapmanıza imkân sağlayan, karşınızdakini parçalara ayıran bir kılıç gibiyken; uzaktaki düşmanınız için ise onu ortadan ikiye ayırıp size geri gelecek kadar keskin bir bumerang gibi. Ayrıca bu şirugeni oyunda ilerledikçe kazandığımız değişik güçler vasıtasıyla değişik amaçlar için de kullanıyoruz. Sol elimizde ise bir tabanca var ve bu tabanca hep sol elimizde duruyor, yalnızca ileriki bölümlerde bu tabancanın yerine geçecek bir taramalı veya pompalı tüfek alırsanız bu tabancayı da satabiliyorsunuz. Yani sol elimizde bir silah, sağ elimizde şirugenimizle oyun boyunca ilerliyoruz.

Oyunda belli yerlerde parlayan rögar kapakları var. Buralardan bomba, silah gibi şeyleri satın alabiliyor veya elimizde bulunan yine mermi, bomba gibi şeyleri satabiliyoruz. Bu işlemleri yapabilmemiz için lazım olan para ihtiyacını ise etrafta bulunan kutularda, kırdığımızda çıkan paralarla karşılıyoruz. Bu sistem, oynayanlar bilirler, Resident Evil 4’te de mevcuttu. Ayrıca bu yerlerde elimizdeki silahın ateş gücü, mermi kapasitesi gibi özelliklerini de arttırabiliyoruz.

Oyunda ilerledikçe değişik güçler kazandığımızı söylemiştik. Bu güçlerden en önemlisi ve en çok işinize yarayacak olanı, görünmezlik gücünüz. Bilhassa oyunda siper alma konusunda sıkıntı yaşadığımızı da göz önünde bulundurursak, bu güç oldukça işinize yarıyor. Diğer hoşuma giden ve önemli olarak gördüğüm güç ise şirugenimizi kontrol edebilme gücü. Bu güç yardımıyla şirugeninizi fırlattıktan sonra ağır çekimde, mouse ile şirugeninizin gideceği yönü tayin edebiliyorsunuz ve bu da size tek atışta iki, üç düşmanınızı doğrama imkânı sağlıyor. Bu güçlerinizin dışında, oyunda ilerledikçe yeni güçler de kazanıyorsunuz. Yapımcılar sizi sahip olduğunuz güçleri kullanmaya yöneltmek için oyunu küçük bulmacalar, küçük zekâ oyunları ile de süslemişler.

 

Oyunun grafikleri ise ne muhteşem derecede iyi, ne de yüzüne bakılmaz derecede kötü. Çevre kaplamaları oldukça başarılı olmuş, yalnız cisimlerle etkileşim minimum düzeyde; hatta hiç yok desem de yeridir. Oyun boyunca bazen karanlık mekânlarda, bazen de açık havada ilerliyoruz. Mekânlarda genel olarak eski, harabe bir şehir havası hâkim. Yıkık bina enkazları, patlamış elektrik trafoları, taş binalar… Karanlık yerler ise genel olarak kanalizasyon gibi yerler. Karanlık mekânlar dendiğinde tabii ki insanın ilk aklına gelen şey, ışık/gölge oyunu oluyor. Dark Sector bu konuda da başarılı, bilhassa karanlıkta yanıp sönen ışık eşliğinde zombilerin saldırısına uğradığınızda, adrenalin seviyenizin oldukça artacağına garanti veririm. Fakat asla oyunun gerilimi F.E.A.R. 2 ile kıyaslanamaz, bu uyarımı da vereyim. Zaten oyun daha çok işin aksiyon kısmı üzerinde durmuş; ama maalesef oyun en çok bu konuda rahatsızlık veriyor.

Yine Zekâ(sızlık)…
Oyunda zombilerin haricinde, silahlı düşmanlarla da sık sık karşılaşıyorsunuz. Genel olarak bir noktaya geldiğinizde, düşmanlarınız o noktada birden türeyiveriyorlar ve siz de onları öldürdükçe öldürüyorsunuz. Eğer yerinizde sabit kalırsanız, sanki düşmanlarınız hiç bitmeyecekmiş gibi gelmeye devam ediyor ve bir süre sonra bu durum sıkıcı bir hal alıyor. Bu kadar adamın nereden geldiği bir soru işareti tabii ki. Zombiler ise duvardan oluşan kara bir delikten çıkıyorlar. Sanırım onların da hepsini öldürmeyi denerseniz başarılı olamazsınız. Ben denedim, 10 dakika boyunca zombi avladım; ama nafile, onlar hala kara deliklerinden çıkmaya devam ettiler, ben de en sonunda onları öldürmeyi bırakıp yoluma devam ettim.

Zombilerde zekâ olmamasına alışığız. Onlar bir hedefe kilitlenirler ve ona zarar vermek için hiçbir şeye aldırmadan yollarında ilerlerler. Dark Sector’deki zombiler de bu formatta. Tabii sonları, yani ölümleri diğer oyunlara göre biraz daha kanlı oluyor, o ayrı. Fakat yapımcılar silahlı düşmanlarımızı da zombilerle karıştırmış olacaklar ki, onlara da zekâ eklemeyi unutmuşlar. Karşınızdaki düşmana bomba atsanız da, ateş altında tutsanız da yerinden kımıldamıyor. Arada sırada kafasına göre bulunduğu konumu değiştiriyor, bunun harici zekâ olarak bir fonksiyonlarını görmedim. Ayrıca her zaman aynı hareketi yapıyorlar. Size ateş edecekleri zaman, eğer bir duvar arkasında siper almışlarsa, tek bacaklarını yana atıp duvar arkasından çıkıyor ve size ateş ediyorlar. Bu esnada sizin onları vurmanız veya onların sizi vuramaması önemli değil. Ayrıca bir duvarın arkasına geçtiğinizde, hiç kimse sizi orada rahatsız etmiyor. Bırakın çeşitli taktikler üretip, sağdan soldan dolaşıp etrafınızı sarma gibi üst düzey hareketleri, yanınıza gelip hala o duvarın arkasında mısınız diye bakmayı akıl edecek bir zekâ bile oyunda mevcut değil. Üç metre yakınınıza kadar gelip geri gidiyorlar, böyle garip bir durum söz konusu ve bu düşük yapay zekâ, insanı gerçekten oyundan soğutabiliyor.

Oyunda mermi ihtiyacınızı da kırdığınız kutulardan çıkan mermilerle sağlıyorsunuz. Ayrıca öldürdüğünüz düşmanlarınızın silahlarını da alabiliyorsunuz; fakat aşağı yukarı 30 saniye gibi bir süre aldığınız silahı elinizde tutuyorsunuz. Daha sonra silahı karakter elinden atıyor. Tabii o süre zarfında sizin de işinizi görmüş olma ihtimaliniz oldukça yüksek. Kısacası oyunda en son sıkıntı çekeceğiniz şey, mermi.

Dark Sector yapımcıları da son zamanların popüler sağlık sistemine uymuşlar ve sağlık paketlerini, sağlık göstergesini çöpe atmışlar. Eğer yoğun bir ateş altında kalırsanız ölüyorsunuz; ateş altında kaldığınız an hemen saklanırsanız, kurtuluyorsunuz. Fakat oyunda düşmanlarımız gibi karakterimiz de çok kolay ölüyor maalesef. Hafif bir ateş altında, daha siper alamadan ölebiliyorsunuz. Bu, oyunda yapay zekâdan sonra rahatsız olduğum en önemli ikinci konu.

Bir diğer hoşuma gitmeyen şey ise, oyundaki çevre etkileşimi oldu. Oyunda kıracağımız ya da keseceğimiz şeyler belli başlı. Mermi aldığımız kutular, asma kilitler ya da düşmanlarımız. Bunların dışında hiçbir cismi kırıp dökemiyoruz. Ne kabloları, ne ampulleri, ne de direkleri. Sadece elinizdeki şirugeninizi duvara doğru attığınızda duvarda bir iki çizik meydana geliyor.

Oyunda autosave sistemi mevcut. Aslında oyunda istediğimiz an kayıt yapabilseydik daha iyi olurdu; ama artık her iki sisteme de alışmış olmamız gerek, zira piyasadaki çoğu oyunda autosave sistemi mevcut. Bu yüzden bu konuda pek bir sorun olacağını zannetmiyorum.

Oyununu müzikleri de pek dikkat çekici değil. Düşman göründüğü an giren müzik, düşmanlarınızı hallettikten sonra bitiyor. Bunun harici pek dikkatimi çeken bir müzik de çalmadı, çaldıysa da ben fark etmemişimdir. Zaten oyunun aksiyon müziği de pek bir şeyi etkilemiyor. Yani size ne bir gerilim veriyor, ne de bir gaz. Silah sesleri ise fena değil. Elinizde ki şirugeni fırlattığınızda çarptığı yere göre değişik ses çıkarması iyi olmuş. Fakat silah seslerini biraz daha tok ve yoğun yapsalar daha iyi olurdu demeden de geçemeyeceğim.

Son Sözler
Belirttiğim gibi oyunun en büyük handikabı, yapay zekâ olmuş. Eğer karşınızda zeki düşmanlar istiyorsanız, bu oyundan uzak durun. Ama düşmanlarım fark etmez; alacağım eğlence, aksiyon tadı önemli diyorsanız, bu oyun sizi kısa bir süreliğine oyalayabilir. Şunu söyleyeyim, eğer düşmanlarımızın zekâsı biraz daha iyi olsaydı kesinlikle bu oyun çok daha iyi bir puan alırdı.

Dark Sector
KATEGORİ : TPS/Aksiyon
ÜRETİCİ FİRMA : Digital Extremes
YAYINCI FİRMA : D3Publisher
OYUNUN SİTESİ : www.darksector.com
HANGİ OYUNA BENZİYOR? : Dead Space, Silent Hill ve Resident Evil serisi
SİSTEM GEREKSİNİMLERİ : Intel Pentium IV 2.0 Ghz veya AMD XP 2200+, 512 MB RAM, 10 GB hard disk alanı, 128 MB nVIDIA GeForce 5700 veya ATI Radeon 9600

oyunoynuyor.com

oyunoynuyor.com

 

F.E.A.R 2: Project Origin
KATEGORİ : FPS/Aksiyon
ÜRETİCİ FİRMA : Monolith
YAYINCI FİRMA : Warner Bros. Interactive Entertainment
OYUNUN SİTESİ : www.projectorigingame.com
HANGİ OYUNA BENZİYOR? : F.E.A.R., Half-Life 2, Doom 3
SİSTEM GEREKSİNİMLERİ : Pentium 4 2.8 GHz işlemci, 1024 MB RAM, 12 GB hard disk alanı, 256 MB GeForce 6800 veya Radeon X700

 

Şüphesiz 2009 yılının en çok beklenen oyunlarından birisi F.E.A.R. 2: Project Origin’di. İlk oyunuyla birçok kişinin gönlünde taht kuran oyun, eklenti paketleriyle biraz gözümüzden düşse de, yine de herkes merakla oyunun ikincisini bekliyordu. Ve sonunda, geçtiğimiz günlerde oyunun ikincisine kavuştuk. Uzak doğudan kopup gelen korkutucu küçük kız imgesinin oyun dünyasındaki temsilcisi, bakalım ikinci oyununda bize neler sunmuş?

 

Macera Devam Ediyor
İlk oyunu oynayanlar hatırlarlar; helikoptere binmiş giderken bir patlama meydana gelmişti. İşte bu oyunda, patlamadan birkaç dakika önce şehre gelen başka bir grup asker içerisindeki Becket’ı yönetiyoruz. Oyun boyunca Alma’ya ve onun çeşitli sadistliklerine göğüs germeye çalışıp onu durdurmaya çalışıyoruz.
 

Şunu başta söyleyeyim, oyunun grafikleri beni hayal kırıklığına uğrattı. Yalnız yanlış anlaşılmasın, oyunun grafikleri çok kötü değil; sadece benim beklediğim kadar iyi değil. Bir Crysis’e, bir Call of Duty 5’e baktığımızda, F.E.A.R. 2, grafiksel olarak bu oyunların gerisinde kalıyor. Doğrusu ilk F.E.A.R. oyunuyla ikincisi arasında pek grafik farkı olduğunu söyleyemem. Oyundaki patlama efektleri çok iyi. Bilhassa zamanı yavaşlattığınızda, patlamanın dalga dalga yayılışı çok iyi tasarlanmış. Ya da suyun altına girdiğinizde, ekranınızda damla damla suların olması hoşuma gitti; ama oyun bazı yenilikler sunarken, bazı eski güzel özelliklerini de alıp götürmüş.

Cisimlerle etkileşimi tam olarak anlayamadım, etkileşim iyi mi kötü mü? Bazı monitörlere ateş ettiğinizde ekran paramparça olurken, bazısına ateş ettiğinizde ekranda sadece küçük bir siyah nokta oluşuyor, o kadar. Hâlbuki o monitörün de ekranının parçalanması gerekirdi. Zaten ışıklardan hiç bahsetmiyorum, oyundaki hiçbir ampulü patlatıp odayı karanlığa gömemiyorsunuz; hepsi kurşungeçirmez olarak tasarlanmış. Bu tarz birkaç şey daha var, ben parçalanmasını bekleyerek ateş ettiğimde, cisim üzerinde ateş ettiğime dair bir iz oluşmuyor bile. Doğrusunu söylemem gerekirse bu durumdan rahatsız oldum.

Çatışma anlarında etraftaki bazı cisimleri devirerek siper alabiliyoruz bu yeni bir özellik, gerçi bu özelliğe pek bir ihtiyaç duymadım; ama çatışmaları daha bir gerçekçi kıldığı kesin. Çatışma demişken, yerdeki cesetlerden de kısaca bahsetmek istiyorum. Oyunumuz malum FPS/Aksiyon türü bir oyun, hal böyle olunca da oyun boyunca kan gövdeyi götürüyor, her yer ceset kaynıyor. Nasıl tepki verdiğini ölçmek için yerdeki cesetlerden birine ateş edeyim dedim; ama maalesef bu konuda da hayal kırıklığına uğradığımı söyleyeyim. İki tür ceset var, bazısına ateş ettiğinizde sadece kan sıçrıyor, cesette oynama yok; bazısına da ateş ettiğinizde kafa ya da bacak fark etmez, hep aynı reaksiyonu alıyorsunuz, ceset hep aynı doğrultuda hareket ediyor. Neyse bu kadar sadist bir konudan sonra oyundan bahsetmeye devam edeyim. Yine de bu konuyu bitirmeden önce şunu da söyleyeyim; uzun zamandır hasretini çektiğim bir sorunu, F.E.A.R. 2 yapımcıları çözmüşler. Artık cesetler parçalanabiliyor, yani düşmanınızın beynini dağıtabilir ya da bedenini paramparça yapabilirsiniz; ama bunun kriterlerini de anlamadım; çünkü bazen oluyor bazen olmuyor. Oyunun biraz fazla etkisinde kaldığım için böyle şiddet ağırlıklı bir yazı çıkabilir şimdiden, kusura bakmayın.

 

 

Oyun genel olarak kapalı mekanlarda geçiyor. Genel olarak diyorum; çünkü ilk oyunun aksine bu sefer zaman zaman açık havaya da çıkıyoruz. Yalnız oyunun geçtiği mekanlar harika tasarlanmış. Tavanından kan damlayan odalar, kanla duvara yazılmış garip sorular, bombanın etkisiyle oldukları yerde ve halde küle dönmüş insanlar… Mekanlardaki ürkütücü seslerden bahsetmiyorum bile. Oyunun atmosferi, oyunun adını layıkıyla taşıyor. Mekan olarak bu sefer okul, tren yolu gibi kapalı mekanların yanı sıra, yukarıda da belirttiğim gibi az da olsa açık havada da ilerliyoruz.

 

İlk oyunu oynayanlar bilirler, bazı kapı arkalarında yığınaklar olurdu ve bu yığınaklar yüzünden o kapılardan giremezdik. Yapımcılar yolumuzdan sapmamızı engellemek için yine aynı yönteme başvurmuşlar ve tabi bir de FPS oyunlarının olmazsa olmazı kurşun geçirmez camlar da bu düzenin içinde yerini almış. 

Korkma, Yaklaş
Bir korku oyununun en önemli faktörlerinden biri olan ışık/gölge faktörü bu oyunda az kullanılmasına rağmen, etkili kullanılmış. Bir yerde tahminimce Alma’nın gölgesini gördüm; ama korkudan dönüp bakamadığım için sadece o olduğunu tahmin ediyorum. İlk oyundaki ışıklarda oluşan voltaj artışları ve düşüşleri bu oyunda da oldukça fazla yer almış. Yine ilk oyunda yer alan gerçek mekan harici, Alma’nın zihnimizde oluşturduğu zahiri mekanlar bu oyunda da, bu sefer daha sık olmak üzere, yer alıyor.

Düşmanlarımız yine askerler, Goblin benzeri yaratıklar, robotlar ve elektrikli, ışınlanabilen suikastçılar, tabii bir de mistik düşmanlarımızı unutmamak gerekli. Düşmanlarımız, oyunda ilerledikçe daha da zorlaşıyor. Askerlerle oyunun her safhasında karşılaşıyoruz; ama oyunda ilerledikçe silahları daha iyi, ölmeleri daha zor olan askerlerle karşılaşıyoruz. Oyundaki yapay zekada, ilk oyuna baktığımızda ciddi bir gerileme görüyoruz. Siper almış bir düşmanınızın açığını yakalayıp ona ateş ettiğinizde siper aldığı yerden hiç kıpırdamıyor, orada ölüyor. Ya da bir yerde beklediğinizde hepsi önünüze doğru atlıyorlar ve size de hepsini avlamak düşüyor. Yapay zekanın bu tarz kötü yönleri var.

Oyun, silah çeşidi bakımından da oldukça ilerleme kaydetmiş. Oyunda 9-10 çeşit silah var. Taramalı, bozuka, sniper, pompalı gibi gerçek hayatta olan silahların yanı sıra gerçek hayatta karşılaşmayacağımız silahlarla da oyunun silah sistemi desteklenmiş. Gönül isterdi ki bu silahların hepsini aynı anda taşıyabilelim; ama maalesef en fazla dört silah birden taşıyabiliyoruz. Ayrıca birkaç çeşit de el bombası var; ama bombalardan pek anlamadığım için gerçekte de bu tarz el bombaları var mı, bilemiyorum.

Sağlık sistemine gelirsek, yanımızda en fazla üç tane sağlık paketi taşıyoruz, bunun haricinde yerde bulacağımız ya da öldürdüğümüz düşmanlardan düşen spreylerle de sağlığımızı doldurabiliyoruz. Sol alt köşede sağlık göstergemiz var, onun üstünde ise kalkan göstergesi. Yine kalkanımızı da bazı yerlerde bulduğumuz can yeleği benzeri şeyleri alarak dolduruyoruz. Oyunda pek sağlık sıkıntısı çektiğinizi söyleyemem, zira oyun kolay ve hemen her yerde sağlık paketi bulabiliyorsunuz

İlk oyunu oynayanlar bilirler, ilk oyunda zamanı yavaşlatma özelliği vardı. Bu özellik ikinci oyunda da yerini koruyor. Bu özelliğimizi de yine bazı yerlerde bulacağımız yeşil sprey kapsülleriyle geliştiriyoruz, yani zamanı yavaşlatma süremizi arttırıyoruz.

Oyunun ses sistemi oldukça başarılı. Yürüdüğünüz yere göre değişen ayak sesleriniz, oldukça gerçekçi silah sesleri, doğru zamanda giriş yapan doğru müzikler… Tam çatışmaya gireceğiniz anda bir anda artan aksiyon müziğiyle, kendinizi aksiyona daha iyi kaptırıyorsunuz; ya da karanlıkta ilerlerken çalan mistik müzikle ve derinliklerden gelen ürkütücü seslerle bir yandan ileride ne olduğunu merak edip oyunu oynamak isterken, bir yandan da oyundan ürküp çıkmak istiyorsunuz. Zaten oyun, korkutucu olduğunun sinyallerini daha ilk andan itibaren oyunculara veriyor.

Oyunda korku öğesi düşüş gösterdiği vakitlerde yerini aksiyona bırakıyor; aksiyon öğesi düşüş gösterdiğinde ise korkuya. Yani oyunu sürekli bir gerilim içerisinde oynuyorsunuz, bu yüzden oyun boyunca canınızın sıkılacağını zannetmiyorum. Oyunda pek öyle bulmaca falan yok; sadece ara sıra kapıları açmak için kart aramamız gerekiyor ya da ateşi söndürmek için vanayı arayıp onu kapamamız isteniyor. Ama yine de belirttiğim gibi, canınızın sıkılacağını zannetmiyorum.

Tavsiyeler
Oyunu oynamaya başlamadan önce size düşen bir takım görevler de var tabi ki. Bu oyunu günlük güneşlik bir zamanda perde, kapı açık; kalabalık bir ortamda oynarsanız pek bir randıman alacağınızı zannetmiyorum. Oyunu hava karardıktan sonra herhangi bir saatte, ama gece 2-5 arası benim favorim, mümkünse evde kimse yokken ve tüm ışıklar kapalı ya da bu şartlar mümkün değilse, odanızın kapası ve ışığı kapalı bir halde ve burası çok önemli kulaklıkla oynamanızı tavsiye ederim. İşte o zaman oyundan tam randıman ve keyif alırsınız. Eğer şu vakte kadar bu oyunu almadıysanız hemen gidip almanızı öneririm; çünkü bu oyun, başarılı bir oyun.

 

 

 

 

oyunoynuyor.com

oyunoynuyor.com

 

 

The Lord of the Rings: Conquest
KATEGORİ : Aksiyon
ÜRETİCİ FİRMA : Pandemic Studios
YAYINCI FİRMA : Electronic Arts
OYUNUN SİTESİ : www.pandemicstudios.com/conquest
SİSTEM GEREKSİNİMLERİ : 2.4 GHz Intel Core 2 DUO i?lemci, 1 GB RAM, 6 GB bo? disk alany, Pixel Shader 3.0 destekli 256 MB ekran karty

Çoğu kişiye göre Fantastik Roman türünün başyapıtı olarak gösterilen Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, beyazperdeye yansıyan üç filmi ve piyasaya çıkan oyunlarıyla, şu an bile hafızamızda yer tutmaktadır. Serinin piyasaya çıkan son oyunu The Lord of the Rings: The Battle For Middle Earth 2 ile Orta Dünya’daki işimizin bittiğini düşünüyorduk ki, bu sefer de karşımıza The Lord of the Rings: Conquest çıktı. Bakalım EA bu sefer bizlere neler sunmuş.

Orta Dünya’da Yeniden
Öncelikle bu oyunun üçüncü şahıs gözünden oynanan aksiyon türünde bir oyun olduğunu söylememiz gerekir. Yani kendinden önce gelen iki oyun gibi strateji değil. Oyunda, filmde izlediğimiz savaşlara katılıyor; önce iyilerin bölümünü, daha sonra da kötülerin bölümünü bitiriyoruz. Oyun boyunca her bölümde dört ayrı sınıftan (Büyücü, Savaşçı, Okçu ve Gözcü) bir karakter seçiyoruz ve o bölüm içinde o karakterle ilerliyoruz. Bölüm içinde karakterimizi değiştirebileceğimiz yerler var. Bu yerlere gelip ‘E’ tuşuna bastığında karakter ekranı çıkıyor ve karakterimizi değiştirebiliyoruz. Bu arada oyun içinde her bölümün sonuna doğru oyun bize bir “Hero” (Kahraman) seçmek isteyip istemediğimizi soruyor. Peki, kim bu kahramanlar? İyilerle oynadığımızda Legolas, Aragorn, Gandalf gibi filmden tanıdığımız isimler; kötülerde ise Witch-King, Sarumon ve birkaç kişi daha. Bu kahramanlar, yönettiğimiz diğer karakterlerden çok daha güçlü oluyor, canları daha zor azalıyor ve daha iyi dövüşüyorlar. Fakat tüm bunlara rağmen yine de ölmeyi başarırsanız, bu kahramanlardan biriyle oynamak yerine, başta söylediğim dört sınıftan bir karakteri seçmek zorunda kalıyorsunuz. İyilerle oynadığınız kısım sekiz bölümden, kötülerle oynadığınız kısım ise yedi bölümden oluşuyor. Bu kadar tarafsız bilgiden sonra, artık sıra eleştirilerimize geldi.

Öncelikle oyunun çok kısa olduğunu söylememiz gerekli. Eğer iyi bir oyuncuysanız, oyunu beş saatte rahatlıkla bitirebilirsiniz. Diğer bir önemli ve canımı sıkan nokta ise, oyunun tek düzeliği. Oyun boyunca, malumunuz, savaşlara katılıyor, kaleleri savunuyor ya da işgal ediyoruz. Fakat bu savaş sahnelerini yapımcılar berbat yansıtmışlar. Etrafı parlak çizgilerle çizilmiş 5-10 metre karelik bir alana giriyoruz ve orada savaşıyoruz. Eğer savunma yapıyorsanız alana giren orcları öldürüyorsunuz, saldırı yapıyorsanız da o bölgedeki orcları temizliyorsunuz. Bu olayı böyle birkaç dakika daha tekrarladıktan sonra başka bir yere gidip aynı işlemleri orada da yapıyorsunuz. Oynadığınız bölümdeki “boss”u da yenip o bölümü tamamlıyorsunuz. Bu tek düzelik oyundan aldığınız zevki dibe vurduruyor ve bir de buna bölümlerin kısalığını eklersek, oyun sıkıcı bir hal almaya başlıyor.

Yalnız Savaşçı
Oyunda öldüğünüz zaman, öldüğünüz yerin yakınında yeniden doğuyorsunuz; fakat eğer görevi başaramazsanız, aynı bölüme baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz. Açıkçası bu da beni oyundan soğuttu. Çünkü oyunda hakim olan yapay zekasızlık yüzünden, bölgenizi savunurken bir anda 50-60 kadar orcu tek başınıza biçmek zorunda kalıyorsunuz. Tabii bu durumun tersi, kötülerle oynarken de oluyor. Oyun, her ne kadar kolay olsa da, tek başınıza 50-60 orku kesmek zor; bir de bunlara birkaç troll eklediniz mi savunduğunuz bölgeyi kaybetmemeniz mucizelere bağlı kalıyor. Bizim yanımızda bize destek için hiç mi kimse yok? Olmaz mı… Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar askerle -ki bu askerlerin bir de yapay zekasızlıklarını eklerseniz, durumun vahameti daha da ortaya çıkar- o kalabalığı durdurmaya çalışıyorsunuz. Bu arada anlatım tarzımdan kaynaklı bir yanlış anlaşılma oluşmasın, oyunda hiç savaş ortamı yok. Dediğim gibi, bir bölüm boyunca kendi askerlerinizden gördüğünüz kişilerin sayısı 30’u geçmezken, düşmandan da maksimum 150-200 arası. Yani oyun sizde ne adamakıllı bir aksiyon havası, ne de savaş havası uyandırıyor.

Oyunun müzikleri, her ne kadar film müzikleri olsa da, hoşuma gitti. Orta Dünya’nın mistik havasını hissetmenize yetiyor; ama oyun içi sesler, savaş havasını yansıtmaya yetmiyor maalesef. Oyunun seslendirmeleri daha iyi olabilirdi. Ayak sesleri, kılıç sesleri, patlama sesleri… hepsi kötüden biraz daha iyi. Grafikler ise, kötüye yakın bir orta çizgide ilerliyor. Mekân tasarımlarının iyi olmasına rağmen, çevre etkileşimine dair bir şeyin olmaması ve yeni moda grafiklerle bağdaşmayan iki sene öncesinin grafikleri nedeniyle oyun, bu dalda da sınıfta kalıyor.

Her bölümü geçtikçe oyun kendini kaydediyor ve tekrar oyuna girdiğimizde, o ana kadar hangi bölümü bitirdiysek, o bölümü seçip oyuna başlayabiliyoruz. Oyundaki kombo sisteminin de yetersiz olduğu bir gerçek. Kılıcından ateş çıkartan savaşçı ya da birkaç büyü bilen bir Gandalf ile bu oyun nereye kadar gider, bilinmez.

Son Sözler
Oyunun grafiklerinin kötü olmasına aldırmadan bu oyunu oynamanızı tavsiye ederdim; ama oyundaki tek düzelik, benim bile canımı sıktı ve size bu oyunu alın, oynayın demeye vicdanım el vermiyor. Eğer büyük bir LotR hayranıysanız, bu seriye olan sevginizin sarsılmaması için bu oyundan uzak durun; ancak normal bir oyuncuysanız, herhalde oyundan uzak durmanızı söylememe gerek yok. Paranıza yazık olur, başka da bir şey olmaz.

oyunoynuyor.com

oyunoynuyor.com

Majesty 2: The Fantasy Kingdom Sim
KATEGORİ : Gerçek Zamanlı Strateji – Rol Yapma Oyunu
ÜRETİCİ FİRMA : 1C:Ino-Co
YAYINCI FİRMA : Paradox Interactive
HANGİ OYUNA BENZİYOR? : Majesty: The Fantasy Kingdom Sim

Gerçek Zamanlı Strateji + Rol Yapma Oyunu = Majesty

Oyun tarihindeki en popüler kategorilerden ikisi gerçek zamanlı stratejiler ve rol yapma oyunlarıdır. Fakat ikisi de kendi alanında kalmış ve yıllarca türlü türlü oyunlarla oyuncuların karşısına çıkarak çeşitli tecrübeler yaşatmıştır. Ta ki 2000 yılına kadar… 2000 senesinde çok da bekleyeni ve reklamı olmamasına rağmen ortaya bir anda çıkıveren “Majesty – The Fantasy Kingdom Sim” tamamen özgün içeriği ve oynanışı ile oyun tarihinde önemli bir yer edinmişti.

Oyunun isminde geçen “Fantezi Krallık Simülasyonu” gerçekten de birebir tanımlama olmuş. Gerçek zamanlı strateji oyunlarındaki bina inşa etme, üs kurma, kaynak/para toplama, ekonomi idare etme ve benzeri unsurlarla; rol yapma oyunlarındaki karakter özellikleri, gelişimi, seviye atlama, para kazanarak daha üstün silahlar, aletler alma sistemini harmanlayıp oyunculara beklemedikleri bir konsept sunmuştu Majesty.

Büyük bir alanda başladığınız kalenizle, yeni binalar, barakalar, büyücü evleri gibi birçok inşalar yapıp buralarda asker, okçu, büyücü, şifacı gibi birçok sınıftan kahramanlar eğitiyordunuz ve oyundaki hiçbir üniteyi siz kontrol etmiyordunuz. İşin güzelliği buradan sonra başlıyordu. Sizin tek yapmanız gereken binalar yapmak, gerekli zırh, büyü, silah yükseltmelerini sağlamak ve halkın güvenliğini temin edebilmekti. Oradan buradan çıkan yaratıkların krallığınıza musallat olmamaları için kellelerine ödüller koyuyor ve bu sayede yetiştirdiğiniz savaşçılarınızın onların peşine düşmesini sağlıyordunuz. Merak etmeyin, ödül olarak koyduğunuz paralar nihayetinde size geri dönüyordu. Çünkü savaşçılar, demirciye gidip daha üst bir zırh yaptırıyordu veya büyücüler kütüphaneye gidip daha güçlü büyüler öğreniyorlardı, böylece gelir elde etmiş oluyordunuz.

Yaratıkları alt eden tüm savaşçılarınız tıpkı bir rol yapma oyununda olduğu gibi tecrübe puanı kazanıyor ve devamlı seviye atlıyorlardı. Bu da daha güçlü, daha ölümsüz olmalarını sağlıyordu. Siz de krallığınızı daha da geliştiriyor, vergiler topluyor, yeni binalar yapabiliyor ve yeni savaşçılar eğitebiliyordunuz.

Böylesi daha nice güzellikler, özellikler ve sürprizlerle dolu bir oyundu Majesty. Güzel ve özenli grafikleri, kaliteli seslendirmeleri ve ses efektleri ile de kendine özgü yapısını tamamen doldurabilmişti.

Gel zaman git zaman, tamı tamına 8 sene sonra, duyduk ki Majesty 2’nin yapımına başlanmış, E3 2008’de de bazı detayları açığa çıkmıştı ki oyunsitesi.com olarak bu haberi sizinle paylaşmıştık.

Şimdi de biriken son gelişmelerle daha detaylı bir yazı hazırlamaya koyulduk. Bakalım Majesty 2, 8 sene önceki atasının havasını ve özgünlüğünü bize ne kadar verebilecek?

Krallığınıza hoş geldiniz majesteleri…

Majesty’i 8 sene sonra tekrardan canlandırmak isteyen yeni yapımcıları, evvela oyunun ana çekirdeğini ve sevilen, tutulan oynanışı, konsepti ve havasını korumak için ellerinden geleni yaptıklarını belirtmekteler. Elbette ki oyun dünyasında her türlü teknik özelliğin değişmesinden ötürü, özellikle yeni nesil gerçek zamanlı stratejilerin oynanabilirlik ve ara yüz sistemlerini dikkate alarak, oyuncuların önceden de olduğu gibi yine zorlanmayacakları, anlaşılabilir ve kullanışlı bir oynanış ile ara yüzü birleştirerek akıcılığı daha üst seviyelere çıkartacaklarını da eklemekteler.

Eski yapıyı bozmamak demek, yine oyuncuların krallık inşası dışında kahraman birimlerini kontrol edememesi demek. Evet doğru. Hiçbir ünitemize direkt bir kontrolümüz olmayacak. Fakat Majesty 2’de yetiştirilen kahramanlara çok daha önem verilmiş. Hepsinin kendine has bir düşüncesi, fikri, davranışı, dış görünüşü, sınıfı olabilecek. Yani eski oyundaki seviye atlama ve yeni eşyalar alma sistemi çok daha ileriye götürülmüş. Seviye atlarken sadece güçlenmeyecekler aynı zamanda gelişerek sınıfları da değişebilecek. Kendilerine yeni ve değişik yetenekler/büyüler seçebilecekler ve farklı farklı zırhlara, silahlara, eşyalara sahip olabilecekler.

Peki kahramanlarımızı kontrol edemiyorsak, krallığımızı nasıl koruyacağız? Bunun cevabı ilk oyunda da olduğu gibi, teşvik bayrakları. Bir yerin keşfi için veya bir yaratığın öldürülmesi için üzerine ödül koyarak, kahramanlarınızın bu işi kısa sürede halletmesini sağlayabileceğiz.

Ancak belirttiğimiz gibi artık kahramanlarımız daha özgün, daha akıllı, daha kişisel, daha farklı, daha özeller. Kendi kendilerine gruplar, kombinasyonlar yapıp toplu saldırılar düzenleyebilecekler. Örneğin bir savaşçı, bir okçu ve bir büyücü birleşip kendi açıklarını kapatarak başarılı bir “kardeşlik” oluşturabilecekler. Hatta güçlü yaratıklara karşı büyük baskınlar yapabilecekler. Güçlü yaratıklar demişken söyleyelim. İlk oyundan aşina olduğunuz tüm yaratıklar Majesty 2’de de olacak. Minotaur, Troll, Ratman, Shade, Vampire ve dahası… Fakat düşmanlar ve yaratıklar hakkında daha ayrıntılı bilgiler pek ortada yok.

Elbette ki böylesi geliştirilmiş ve kontrolü olmayan karakter sisteminin dezavantajları da yok değil. Mesela yüksek seviyeli güçlü kahramanlarınız küçük yaratıkları öldürmeye tenezzül dahi etmeyecekler ve ejderha, troll, dev peşinde koşturacaklar veya oluşturduğunuz bir grupta tecrübesiz bir kahraman ile yan yana olmak istemeyecekler.

Vergi borcunuz varmış…

Krallığımızı geliştirme ve devam ettirme sistemi yine aynı şekilde devam ediyor. Başlarda küçük bir yerleşimken yeni binalarla büyüyor, kahramanlarımızla güvenliğimizi sağlıyor, güvenliğini sağlayabildiğimiz krallığımızın nüfusu büyüdükçe de vergi toplamaya başlıyoruz. Bu da yeni binalar, yeni savaşçılar için kaynak oluyor. Tabii bol bol kahramanımızın olması da bizim için artı bir gelir denilebilir. Çünkü yaratıklardan kazandıkları ganimetlerle, harabelerde buldukları hazinelerle; kurduğumuz demircilerden, market alanlarından, yeni zırhlar, sağlık iksirleri satın alacaklar ve bu da bize bir taşla iki kuş şeklinde hem daha güçlü kahramanlar sayesinde daha güvenilir bir krallık, hem de ekstra gelir olarak geri dönecek.

Majesty 2’de Ardania evreninin alt yapısına, kültürüne, tarihine de bir hayli önem veriliyor. Basit bir fantezi oyunu olmasından öte olarak, geçmişi, tarihi oluşturulmuş, kurgusu yaratılmış ve belli başına bir evren haline getirilmiş bir yapıt hazırlanıyor. Bununla ilintili olarak da senaryo halinde devam eden yoğun bir aşamalar serisi olacak ve bunun dışında tekil görevler, serbest oyun imkânları da yine sunulacak. Yapımcıların vurguladığı bir nokta da, çoklu oyuncu bölümü için önemli bir uğraş verdikleri. Şu anda denge ayarlamalarıyla uğraşan yapımcılar, 4 kişiye kadar oynanabilen çoklu oyuncu desteğinin Majesty 2’de olacağını söylemekteler ve bunun bile yeterince eğlence, kargaşa ve zaman alacağını belirtmekteler.

Teknik detaylar hakkında konuşmak için henüz erken. Fakat gösterimlerden ve oyun içi görüntülerden anladığımız kadarıyla Majesty 2 çok da yüksek sistem istemeyecek; fakat kaliteli bir grafik motoru ile hazırlanıyor. Age of Empires ve Black & White benzeri bir görüş açısı yaratılmış ve grafik kalitesi de hemen hemen bu seviyelerde. Göze hoş gelen modellemeler ve kaplamalar ile birleştirilmiş akıcı model animasyonları ve yansıma ve ışıklandırma efektleri oluşturulmuş. Ancak zaten içerik olarak belli başına bir 8 sene sonra tekrar bir “yenilik” sunan Majesty, limitlerin dışına taşan grafiklere de ihtiyaç duymuyor. Yine de oyun motorunun her strateji severi tatmin edeceği de aşikâr.

2009’un ilk çeyreğinde PC’ye çıkması beklenen Majesty 2’nin diğer konsollara çıkartılması henüz söz konusu değil; ancak yapımcılardan kesin bir “Hayır, olmayacak” yanıtı da gelmiş değil. Bekleyip göreceğiz ve krallığımızı yeniden kuracağız!

oyunoynuyor.com

oyunoynuyor.com

World of Warcraft: Wrath of the Lich King
KATEGORİ : MMORPG
ÜRETİCİ FİRMA : Blizzard
YAYINCI FİRMA : Blizzard
OYUNUN SİTESİ : www.worldofwarcraft.com/wrath/
HANGİ OYUNA BENZİYOR? : World of Warcraft

Blizzard, dünya çapında bağımlılık yaratan devasa çevrimiçi oyunu World of Warcraft için ikinci ek paket Wrath of the Lich King’i hazırlayadursun, biz de sizlerle açığa çıkan bilgileri oyunsitesi.com olarak paylaşalım.

Death Knight sen çok yaşa(!)…

Eğer oyun sektöründe bahsi geçen bir konuda, Blizzard ismine rastlarsanız, mevzu bahis konuya iki kat daha fazla dikkat etmek gerekir. Nitekim bunca zamana kadar Blizzard’ın altına imza attığı hiçbir yapıt başarısızlıkla sonuçlanmadı. Şu sıralar Diablo III’ün de duyurulmasıyla üç ayrı başlıkla çalışmalarını sürdüren Blizzard, uzun bir zamandır Starcraft II ve WoW: Wrath of the Lich King ile uğraşmakta.

Wrath of the Lich King, sırf isminden ötürü bile yeterince merak uyandırmayı başaran bir ek paket. Donmuş tahta oturan Arthas, Lich King ile birleşmesi sonucunda bölgenin kontrolünü devralmıştı. Şimdi de anlaşılan gazabından pay alacak olan başkaları olacak.

Konusunun ötesinde WotLK oyuna yepyeni özellikler ve eklentiler getiriyor. En önemli gelişmelerden bir tanesi karakter seviyesinin 80 üst limitine çekilecek olması. Haliyle bu durum, yeni görevler, yeni tecrübeler, harcanacak yetenek puanları, daha güçlü silahlar, daha etkin büyüler, daha kıyasıya mücadele olacak bir WoW evreni demek oluyor.

Hepsinin ötesinde artık oyuna yeni bir sınıf giriyor: Death Knight! Death Knight’lar geçmiş ölümlü hayatlarında bir zamanlar kahraman olarak yaşayan insanlardır. Fakat ölümlerinden sonra Lich King tarafından diriltiliyorlar ve onun savaşçıları olarak emrine giriyorlar. Yalnız, Death Knight seçebilmeniz için WoW hesabınızda 55 ve üstü seviyelerde bir karakterinizin olması gerekiyor. Çünkü Death Knight ile oyuna girdiğinizde hemen 55. seviyede başlıyor ve üzerinizde bir iki standart eşyanız oluyor ki bunlardan biri Rune kılıcınız.

Death Knight’ı seçtiğinizde ölümün en büyük kalesi olan Acherus’ta oyuna başlıyoruz. Sıra savaşa girmekte; çünkü Acherus, Yeni Avalon’un kırsal kesimlerine hükmetme peşinde. Tabii önce Death Knight’a alışmak için küçük görevlerle etrafta geziyorsunuz. Örneğin ilk önce kılıcınızı döverek Runesword haline getirmeniz daha sonra da Rune seçerek güçlendirmeniz isteniyor. Her Rune’ün kendine has bir özelliği var ve sahip olduğu güce göre kılıcınızdaki efekt değişiyor. Yani ateşle ilgili bir gücü varsa alev alev oluyor veya buzla ilgili bir gücü varsa mavi mavi ışıldıyor.

Sonra sıra patronun, yani Lich King’in gözüne girmeye geliyor. Bunun için işe yaramaz bir Death Knight’ı öldürmeniz isteniyor. Rakibinizi etkisiz hale getirdiğinizde, Yeni Avalon fethine katılmaya hazır olduğunuzu kanıtlamış oluyorsunuz. Daha sonra WoW’da pek alışık olunmayan bir göreve geliyor sıra. Büyük bir büyü küresi içinde Yeni Avalon’un savunma bölgelerini gözlüyorsunuz. Kürenin kontrolü sizde oluyor ve böylece rahatlıkla uçabiliyorsunuz. Asıl amacınız ise incelemeniz gereken 4 binayı bulmak ve üzerlerine gelip analiz edebilmek. Kolay gibi gözükse de sizi bekleyen sıkı okçular bu işi birkaç kere tekrarlattırabiliyorlar.

Nihayetinde savaş zamanı gelip çattığında bilindik “şu kadar kişi öldür” tarzı görevler alıyorsunuz; fakat Death Knight olmanızdan ötürü, köylüler ve siviller de hedefleriniz arasında. Evet, kötü ve acımasızca ama unuttunuz mu, siz Death Knight’sınız… Kötülük ve ölüm sizin adınız.

En çok merak edilen ise Death Knight’ların ne tür büyülere sahip olacağı. Merak etmeyin, gerçekten de tatmin edici birkaç büyüsü bulunmakta. Bunlardan birisi ölüleri diriltip sizin yanınızda savaşmanızı sağlayan “Raise Dead”. Diğer bir tanesi de Death Knight’ların olmazsa olmazlarından olan güçlü saldırı büyüsü, “Death Coil”.

Grafik konusunda artık WoW biraz yaşlanmaya başlasa da, karakter ve çevre tasarımları halen tatmin edici seviyelerde ve Yeni Avalon’da da görülmeye değer gerçek güzel yerler olacak.

WoW: WotLK henüz beta aşamasında ve Kasım 2008’de piyasaya sürülmek üzere hazırlanıyor. Eminiz ki daha birçok yer, eşya ve özellikle beraber WoW oyuncularını uzun bir süre daha bilgisayar karşısına bağlayacaktır ve çoğu kişiye de Death Knight olma tecrübesini yaşatıp WoW evrenini daha da büyütecektir. Tüm bunlar olana kadar da halen 55. seviyede karakteri olmayan WoW’culara oyunsitesi.com olarak tavsiyemiz hemen uğraşıp yüksek seviye bir karakter geliştirmeleri; böylelikle Lich King’in gazabı başladığında Death Knight olmaktan mahrum kalmazsınız

oyunoynuyor.com

oyunoynuyor.com

Mirror’s Edge
KATEGORİ : FPS
ÜRETİCİ FİRMA : EA Digital Illusions CE
YAYINCI FİRMA : Electronic Arts
OYUNUN SİTESİ : www.mirrorsedge.co
SİSTEM GEREKSİNİMLERİ : Pentium 4 2.4 GHz veya dengi, 1 GB Ram, 256MB nVidia GeForce 6 Serisi veya dengi

Son yıllarda ortaya çıkan parkour sporu çoğumuzun ilgisini çeker durumda. Yamakashi filmiyle başlayan bu furya, dolaylı olarak Prince of Persia serisinde ve aksiyon oyunlarında karşımıza çıktı. Ancak bize parkour olarak değil de sadece karakterin yeteneği şeklinde ve üçüncü kişi bakış açısından sunuldu. Mirror’s Edge ise hem parkour sporunu tam olarak bize gösteriyor, hem de olayları “runner”ımızın gözünden görmemize olanak veriyor.

FPS Özgürlüğü
Mirror’s Edge, birinci kişi görüş açısından oynanan bir aksiyon oyunu. Zamanında normal olan bir şehir, bir süre sonra sıkı yönetime geçiyor. Sokakların tehlikeli; ancak yine de güzel olduğu zamanlar geride kaldığından insanlar işlerini yaptırmak için Runner adı verilen kişileri tutmaya başlıyorlar. Runner’ların sıkı güvenlikle korunan sokaklar yerine çatılarda, sokakların çok üzerinde hareket etmeleri işleri daha kolay hale getiriyor. Biz ise Faith isimli bir Runner’ı kontrol ediyoruz. Faith ile çatılarda ilerlerken bir anda olması gerekenden çok fazla polisle karşı karşıya geliyoruz. Oradan sağ sağlim çıkıyoruz ve bu sıkı güvenliğin nedenini öğrenmek için etrafı araştırmaya başladığımızda kardeşimizi Pope isimli başkan adayının cesedinin başında buluyoruz. Ve oyun boyunca kardeşimizin adını temize çıkartmaya çalışıyoruz.

Hikaye, çoğumuzun gerek filmlerden gerek oyunlardan aşina olduğu şekilde, “kardeşin adını temize çıkartma” şeklinde. Ancak oyuna fark katan taraf, alışıldık hikayesi değil; alışılmadık oynanış stili. Başta da belirttiğim gibi oyunlarda atlamaya zıplamaya alışkındık; ancak Mirror’s Edge bize bunları Faith’in gözünden görmemize olanak sağladığı için, diğer aksiyon oyunlarından ayrılıyor. Birinci kişi bakış açısından oynadığımız için yapımcılar olayı biraz daha gerçekçi kılmaya çalışmışlar. Aşağı baktığımızda Faith’in bacaklarını ve kollarını görebiliyoruz. Oynarken fark edeceksiniz ki koşarken kamera özellikle hızlandığınızda sallanmaya başlıyor, koşarken etrafınızdaki nesneleri görmeniz zorlaşıyor ve vurulduğunuzda net görememeye başlıyorsunuz. FPS’lerden alışkın olduğumuz bu özellikler oynanışla bütünleşince de önümüze çok güzel bir oyun çıkıyor. Oynanışa gelirsek, aşina olduğumuz şekilde duvarda yürüme, zıplama yerde sürünme gibi basit birkaç komutla oyun boyunca ilerliyoruz.

Oyunda bize verilen ve yapmamız gereken belirli bir görev yok. Yani biz sadece bir yerden bir yere gidiyoruz ve eğer hikayede yapılacak bir şey varsa Faith bunu ara videolarda hallediyor. Ara video demişken belirtmek gerekir: Oyunun görev içindeki ara videolar hariç bölümler arasında gösterilen ara videolar animasyon şeklinde hazırlanmış. İyi veya kötü olmuş gibi bir yorum getirmek zor ancak oyuna farklı bir tat kattığı kesin.

Oyunun dövüş sistemine gelelim. Yapabildiklerimiz normalde sadece tekme ve yumruk ve bunların havadan ve yerden atılanları. Ancak karşımıza bir asker veya polis çıktığında bu tekme ve yumruklar pek işe yaramıyor. Bu yüzden, eğer elindeki silahı almayacaksanız, biraz daha karmaşık düşünmelisiniz. Örneğin düşman duvar dibindeyse duvarda yürüyüp havadan tekme atabilir veya dibine geldiğinizde kayarak arkasına geçip sırtına vurabilirsiniz. Silahını almak içinse, size silahıyla vuracağı zaman sağ mouse tuşuna basmalısınız. Faith güzel bir animasyon eşliğinde rakibinin silahını alacak ve onu etkisiz hale getirecektir.

Kırmızı, Sarı, Yeşil
Oyunda oynanışı kolaylaştırmak için binalar ve iç mekanlar sade renklerle donatılmış. Binalar genelde beyaz, iç mekanlar sarı, yeşil ve turuncu renklerde oluyor. Ancak bizi ilgilendiren renk ise kırmızı. Oyunda ‘Runner vision’ olarak tabir edilen özellik bize gitmemiz gereken yeri kırmızı olarak gösteriyor. Örneğin bir tahtanın üzerinden atlamamız gerekiyorsa o tahta yaklaşınca kırmızı renge dönüşüyor. Veya ipten kayacaksak o ip, yığından destek alıp zıplayacaksak o yığın kırmızı renk oluyor. Seri oynanması gereken bir oyunda bu özellik çok işe yarıyor; ancak oyunun zorluğunu biraz azaltıyor. Bu özelliği ayarlardan kapatmak mümkün; ancak bazı yerlerde takılıyorsunuz ve bu özellik çok yardımcı oluyor. Oynanışı kolaylaştırmak için ayrıca ekrandaki göstergeler tamamen kaldırılmış durumda. Can göstergemizin olmaması oyunseverler için bir avantaj; sağda solda sağlık paketi aramak zorunda kalmıyorsunuz. Gerçi oyun boyunca da sizi zorlayacak sayıda düşmanla karşılaşmıyorsunuz; fakat bazı yüksek yerlerden atlayış yaptığınızda, eğer can göstergeniz olsaydı yarıya kadar düşerdi; ama olmadığı için bu konularda rahatız. Biraz ekran kararıyor ve bir süre bekledikten sonra normalleşiyor, yani iyileşiyorsunuz. Bu özellik de hızlı bir şekilde oynanması gereken bu oyunun akıcılığını arttıran önemli bir faktör.

Grafikler tabii ki çok güzel. Aşırı derecede gerçekçi olmasa da yine de çok başarılı. Özellikle kullandığı PhysX motoru oyuna daha bir gerçekçilik katıyor; çünkü oyunu oynarken camları kırarak bir yerlere giriyoruz ve çatışmalarda ateşlenen silahlar doğal olarak etrafı dağıtıyor. Ancak orta halli bilgisayarlarda bu özelliği açarsak performans aşırı derecede düşüyor. Şehrin modellemesi ise daha bir başarılı. Çatılarda ilerlediğimiz için şehri kuşbakışı olarak görmemiz gerekiyor ve oyunun grafik motoru şehri tüm güzelliğiyle gözler önüne seriyor.

Ses ve müziklere gelirsek, sesler oyunda pek de önemli bir öge olarak karşımıza çıkmıyor. Müziklerden bihaber devam ettiğimiz oyunda buna rağmen efektler çok iyi. Sert bir iniş yaptığınızda yere vurma sesi veya kutuların üstüne atladığınızda çıkan yumuşak ses olmaları gerektiği gibi. Silahlarla pek işimiz olmuyor; ancak silah sesleri de çok başarılı diyebilirim.

Bu oyunda da auto save sistemi var ve can göstergemiz yok. Aslında istediğimiz an save yapabilseydik hem bizim açımızdan hem de klavyemiz açısından daha iyi olabilirdi; ama auto save sistemi olunca da oyunun heyecanının daha da arttığı da bir gerçek.

Oyunun eksilerine gelirsek, görüş açısına bağlı olarak, bazen hareketlerimizi ayarlayamayabiliyoruz. Örneğin, bir yerden bir yere atlayacaksak, eğer zamanlamayı mükemmel yapamazsak düşüyoruz veya duvarda yürümek istediğimiz zaman Faith duvarda kayıyor ve istediğimiz gibi hareket edemiyoruz. Ayrıca Runner’s Eye özelliğine rağmen, yine de çok kolay kaybolabiliyoruz. Örneğin atlamak için binanın kenarına doğru ilerlediğimizde, karşıda bina olmadığını görüp durmak zorunda kalabiliyoruz. Etrafa bakmamız gerektiği kesin; ancak oyundaki akıcılığı bazen baltalayabiliyor. Ayrıca oyunda çok fazla blur var ve bazen ani dönüşler yaptığımızda önümüzü bile göremediğimiz oluyor. Ancak bu hatalar göz ardı edilebilir hatalar.

Sonuç
Toparlarsak, Mirror’s Edge, alınıp oynanılması gereken bir oyun. Daha önce görmediğimiz oynanış tarzı, akıcılığı ve grafikleri ile aksiyon oyunları kategorisine yeni bir bakış açısı getirdiğini söyleyebiliriz. Kısacası Mirror’s Edge verdiğiniz parayı hak eden bir oyun.

oyunoynuyor

oyunoynuyor

Sid Meier’s Civilization IV: Colonization
KATEGORİ : Sıra Tabanlı Strateji
ÜRETİCİ FİRMA : Firaxis Games
YAYINCI FİRMA : 2K Games
OYUNUN SİTESİ : www.2kgames.com/civ4/colonization
HANGİ OYUNA BENZİYOR? : Civilization Serisi
SİSTEM GEREKSİNİMLERİ : P4 2.0+ veya dengi, 512 MB Ram, 128 MB ekran kartı

Civilization serisi her zaman ortalığı kasıp kavuran, çizgisi ve kalitesiyle belli bir strateji oyunu olarak bilinmiştir. Her yeni çıkış yaptığında kitlesini sevindirmeyi başarmış ve kalitesini de hep birkaç adım ileri götürmeyi başarmıştır. Colonization da bu anlamda Civ hayranlarına ve strateji severlere güzel olanaklar sunabilecek bir oyun. Haliyle oyunsitesi.com olarak da bize düşen görev, sizlere oyunu tanıtmak.

Colonization bizleri “Yeni Dünya”da küçük bir şehir bulup, bizden bu şehri ekonomik, askeri ve siyasi bir güç olarak büyüterek ve bağlı olduğumuz krallığı yenerek, bağımsızlığımızı ilan etmemizi ve yeni bir ulus devlet olmamızı istiyor.

Hollanda, İngiltere, Fransa veya İspanya yönetimlerinden birini seçip onların birer uzantıları olarak okyanusun ortasında bir gemi dolusu adamla başlıyoruz oyuna. Yaptığınız seçimler sizi ekonomik ve askeri anlamda gelişimlerinizde değişiklikler yaratacak ölçütler. Örneğin; bir ırk diğerinden askeri anlamda daha güçlü olabiliyorken, aynı şekilde ticaret olarak da zayıf kalabiliyor ve bunlar oyundaki hareketlerinizi ve planlarınızı etkiliyor.

Karaya ayak bastığınızda kendinize artık bir şehir kurmanız gerekiyor. Eski usul olarak, üzerinde bulunduğunuz her karenin ayrı bir üretim değeri ve kaynakları var. Fakat eskiye göre de daha kolay bir şehir kurma sistemi var. Yine de bu sizi sevindirmesin, işler şehrinizi kurduktan sonra başlıyor. Başlarda şehri kıyılara kurup Avrupa’yla ticaret yapabilecek bir “kıyı şehri” inşa etmek yararlı olacaktır. Daha sonra gelişip büyüyerek kıtanın içerlerine doğru gidebilir ve daha zengin kaynaklardan da yararlanabilirsiniz; fakat bölgedeki komşulara çok yakın olmamaya da dikkat edin. Zira birçok konuda başınızı ağrıtmaya başlayabiliyorlar. Eğer paranız varsa veya iyi diplomasi sergileyebilirseniz, sorunlarınızın üstesinden gelebilirsiniz; ancak her işi kaba kuvvete dayandırırsanız, durum o kadar da kolay olmayacaktır.

Colonization’da dikkat etmeniz gereken bir husus da yerliler. Oyunun başlarında keşifçi birlikler yapıp haritayı dolaştırabilir ve hazine bulabileceğiniz antik yerleşimler, harabeler bulabilirsiniz. Ayrıca yerlilerin şehirlerine de gidebilir ve onlarla ticari ilişkiler geliştirebilirsiniz. Zira size neler sunduklarını ve sizden ne talep ettiklerini hemen söyleyeceklerdir. Dahası yerlilerin arasında yaşamak üzere birini gönderirseniz bu size ekstra kazanç ve tecrübe sağlıyor. Bu gibi sebeplerden yerlilerle savaşa girmemek en güzel yöntem gibi gözüküyor.

Oyunda biraz zaman geçirdikten sonra artık ekonomiye yoğunlaşmanın zamanı geliyor. Ekonominizi sağlam ve güçlü bir hale getirmelisiniz. Bunun için üç kategoride toplanan ürün/eşya tanımlaması yapabiliriz.

İlki gıda, maden, odun, araç gereç gibi yaşamak ve büyümek için gerekenler. İkinciler şeker, pamuk, tütün, kürk gibi ticarette kullanabileceğiniz maddeler. Üçüncü ve son olan ise sigara, içki, giysi kıyafet gibi işlenip de üretilen ve Avrupa pazarında yüksek fiyatlara satılabilen ürünler.

Tüm üretim ayarlamasını şehir ekranında ürünlere veya madenlere koyduğunuz işçi miktarı ile yapabiliyorsunuz. Tabii bazı hayati gereksinimlere dikkat etmek ve işçi sayılarını çok azaltmamak gerekiyor. Bir şehir tüm üretime yetemeyeceği için birkaç gelişmiş şehrinizin olması gerekiyor oyunda. Peki gelişmiş bu şehirleri birbirlerine nasıl bağlayacağız? Tabii ki demiryolu ile. Şehirlerinizi demiryolu hattıyla bağlayarak aralarında ürün/maden değiş tokuşu yaptırabiliyor hatta bir süre sonra bunu otomatik bir süreç haline bile getirebiliyorsunuz.

Fakat tren rotalarının biraz daha basitleştirilmesi ve kullanışlı hale getirilmesi iyi olabilirdi. Bu haliyle bir noktadan sonra kafa karışabiliyor ve toparlamak zor hale geliyor. Yine de görevlendirdiğiniz her vagonu isimlendirir ve bu şekilde düzenli bir süreç takip ederseniz daha keyifli bir alışveriş rotasyonu takip edebilirsiniz.

Tüm bu ürünleri kullanabilecek aynı zamanda iyi ve kalifiye işçileriniz de olması gerekiyor. Bu noktada oyun sizi çok serbest bırakmıyor; yani işçilerinizi kendi isteklerini doğrultusunda yapamıyor veya üretemiyorsunuz. Bir miktar Avrupa’ya ve yerli şehirlere bağlısınız. Avrupa’dan gelen göçlerle işçiler sağlayabileceğiniz gibi, parayla da uzmanlar satın alabiliyorsunuz. Bu uzmanlar birçok değişik spesifik konuda kullanışlı olabiliyorlar.

Esasında diyebiliriz ki, üretim gücünüzü oluşturan herkes aynı zamanda sizin askeri gücünüz, tabii hepsine yetecek kadar silah ürettiyseniz. Oyunda uzmanından, suçlusuna kadar herkesi silahlandırıp askeriniz olarak kullanabiliyorsunuz. Dolayısıyla çok zaman geçmeden cephaneleri doldurmaya başlamanız gerekiyor.

Bağımsızlık bildirgesini okuma zamanı geldiğinde, oyunda çoktan saatlerinizi geçirmiş oluyorsunuz. Ama yeterince güçleninceye kadar beklemelisiniz. Çünkü o andan itibaren kıyılara onlarca asker gelmeye başlıyor ve sıkı çatışmalara giriyorsunuz. Burada da planlarınızı yaparken coğrafi şartları göz önünde bulundurmanız, önemli avantajlar sağlayacaktır sizlere.

Gelelim teknik özelliklere. En başta söylemek istiyorum. Müzikler bir harika. Özenle hazırlanmış lisanslı bir albümle beraber oyunu sıkılmadan oynuyorsunuz. Ses ve grafiklerin ise aşağı kalır yanları yok. Alışık olduğunuz bir strateji oyunu görüntülerinde renkli, canlı haritalarda oynuyorsunuz oyunu. Sesler de aynı şekilde kulağa hoş geliyor. Oyundaki amacınız ve konumunuz da düşünülürse, gerçekten atmosferi de yükseklerde tutan bir oyun Civilization IV: Colonization ve Civ hayranların ile strateji severlerin de oynaması gereken bir oyun…

İyi oyunlar.

oyunoynuyor

oyunoynuyor

Need for Speed: Undercover
KATEGORİ : Yarış
ÜRETİCİ FİRMA : EA Black Box
YAYINCI FİRMA : Electronic Arts
OYUNUN SİTESİ : www.needforspeed.com
HANGİ OYUNA BENZİYOR? : NFS Serisi
SİSTEM GEREKSİNİMLERİ : Pentium 4 2.8GHz, 1GB RAM, Geforce 6500 veya Radeon 9500 ekran kartı, 5.5 GB boş disk alanı

Aslında bunları sonda söylemem gerek; ama dayanamayıp başta söyleyeceğim: Harika bir oyun serisi yaratıp daha sonra o oyun serisini yine aynı hızla batırmada Electronic Arts’ın üstüne başka firma yok. Bir zamanların en iyi futbol oyun serisi olan FIFA serisini batırdılar, şimdi yeni yeni toparlamaya başladılar. NBA Live serisini söylemiyorum bile, en sonunda dayanamayıp bu sene bilgisayarlar için piyasaya sürme zahmetine bile girmediler. Ve işte bu kıyımın son halkası da maalesef NFS serisi olmuş. Bu oyunu, piyasaya yeni giriş yapmış bir oyun firması yapmış olsaydı, fena değil diyebilirdim; ama Electronic Arts gibi bir devin, böyle bir oyun yapmasını, doğrusu pek içime sindiremedim. Neyse, dilerseniz artık oyunun incelemesine geçelim.

Klasik Bir Senaryo
Oyunda gizli bir polisiz ve uyuşturucu çetesinin içine gizlice sızıp onları çökertmeyi hedefliyoruz. Bunun için de en iyi yol nedir? Evet, iyi bir şoför olmak. Senaryo bundan ibaret. Oyun boyunca yarışlara katılıyoruz, polislerden kaçıyoruz, bu çeteye bizim bir polis olmadığımızı inandırmak için ne kadar suç -kamu malına zarar vermek, araba çalmak, mal kaçakçılığı yapmak- varsa onu işliyoruz.

Oyunun grafikleri ilk başta gözüme hoş gözükse de sonradan çok rezil gelmeye başladı. Gölgelendirmeler fena değil; ama o gündüz aydınlığı tam bir felaket. Bazen artan güneş ışınları, hızlı gittiğinizden dolayı oluşan blurlanmayla birleşince ekranı neredeyse bembeyaz bir ışık kaplıyor ve yolu görmekte sıkıntı çekiyorsunuz. Ayrıca oyundaki blur efektinin de biraz abartılmış olduğunu söyleyebilirim. Tekrardan güneş ışınlarına dönecek olursak, olmayacak yerlerden sızan güneş ışınları da saçma sapan görüntülere neden olabiliyor.

Hasar modellemelerine de pek bir anlam veremedim. Arabanızın dikiz aynası bazen en ufak bir sürtünmenizle uçup giderken, bazen de bana mısın demiyor. O kadar kaza geçirmenize rağmen, bazen arabanın camları kırılmıyor, arabanın yan kısmını duvara çarptığınızda yan kısmında ya da arabayla takla attığınızda üst kısmında bir çizik bile olmayabiliyor. Yani hasar modellemeleri orta ile kötü sınıf arasında bir yerlerde. Tamam, hasar modellemelerini pek iyi yapamamışsınız, iyi de araba bir yarıştan sonra ya da bir kovalamacadan sonra; kısacası o an oynadığımız görevi geçtikten sonra niye “sıfır” haline geri dönüyor. Madem geri dönecek o zaman niye hasar modellemesi yapmışsınız.

Hayalet Şehir
Gelelim şehre. Bu nasıl bir şehir ya! Tamam geniş, güzel bir şehir; ama sokaktaki yürüyen vatandaştan vazgeçtim, bari biraz trafiği kalabalık tutun. Sadece High Way Battle yarışları var sizi bu açıdan tatmin edebilecek, gerisi boş. Bunu hem şehir olarak hem de alacağınız tat olarak söylüyorum. Yolda ilerlerken seyrek seyrek karşınıza çıkan arabalar harici, şehir, insana bir hayalet şehri andırıyor ve maalesef oyun bu konuda da vasatı geçememiş.

High Way Battle’dan biraz bahsedecek olursak; teke tek yarıştığınız ve öndekini geçip ona belli bir fark atmak zorunda olduğunuz ya da belli bir süre önünde kalmak zorunda olduğunuz bir yarış türü. Genel olarak bu yarışlar heyecanlı geçiyor. Yolunuzun üzerindeki bir sürü arabadan sıyrıla sıyrıla ilerlemeniz, milimetrik hesaplar yapmanız bir an olsun dikkatinizin yarıştan kopmamasını sağlıyor ve adrenalinizi doruk noktasına çıkartabiliyor. Bu mod haricinde klasik olarak polisten kaçma, polisten kaçarken belli bir kamu hasarı yaratma, klasik yarışlar, sprint gibi modlar da oyunda mevcut. Aslında polisten kaçma olayı da bir nebze olsun zevkli. Bir nebze diyorum, çünkü sokaklarda fazla arabanın olmaması maalesef buradan alacağınız zevki de baltalamış.

Normal yarışlar için söylemem gereken tek şey, yarışların son derece kolay olması. 14 saniye geriye düştüğünüz bir yarışı 8 saniye önde bile tamamlayabiliyorsunuz. Bu da oyunun daha çok kimlere hitap ettiğinin bir göstergesi bence.

Araç kontrolleri ilk başta sizi zorlayabiliyor; ama sonradan buna alışıyorsunuz. Aslında pek zor değil yani. Ama aracın ilk kalkış anları bana saçma geldi. Mesela kaza yaptınız ve arabayı yeniden kaldırmak için direksiyonu sağa ya da sola kırarak gaza bastığınızda, bir anda arabanın kontrolünü kaybedebiliyorsunuz. Aynı şey dönüşler için de geçerli. Bazen arabanın kontrolünü kaybedip olmayacak yönlere gidebiliyorsunuz.

Kaza anında hemen “R” tuşuna basıp arabanızı resetleyip yola devam mı etmek istiyorsunuz, bu oyunda inanın bu bile doğru çalışmıyor. Bazen arabayı resetlediğinizde, arabanız, resetlenmeden önceki aynı konuma geliyor. Yani hiçbir değişiklik olmuyor. Ama bu dediğim gibi bazen oluyor, öyle sıklıkla olan bir şey değil.

Oyunda Tab tuşuna basarak ya da GPS haritasına girip yarışmak istediğimiz yeri seçerek direkt yarışa giriyoruz. Yani yapımcılar bize yarış yerine gitme gibi bir imkan sunmamışlar, bu da oyunun bir diğer eksisi.

Oyunda bölüm geçtikçe “Driver Skill”leriniz (Sürücülük Yeteneği) artıyor. Yarışlardan kazandığınız paralarla yeni arabalar alabilir ya da arabanızı modifiye edebilirsiniz. Size tavsiyem, yapıştırma ve arabanızı boyama haricinde, modifiye anlamında pek geniş bir şey beklemeyin.

Gelelim Electronic Arts’ın genel olarak yaptığı en iyi şeye: Sesler. Doğrusu Sezar’ın hakkı Sezar’a. Electronic Arts, bazen ne kadar berbat oyunlar yapsa da, her zaman seslendirmeleri çok iyi yapmayı başarıyor. Arabaların çıkardıkları sesler oldukça gerçekçi ve arabadan arabaya değişiyor. Bilhassa yarışlardaki rakip arabaların yanından geçerken veya onlar sizin yanınızdan geçerken işitilen sesler, bazen size bir yarışın içerisinde olduğunuzu hatırlatan, belki de, tek şey oluyor.

Oyunun müzikleri istikrarsız olmuş. Yani bazen çok güzel bir müzik çalarken, bazense beni hoparlörün sesini kısmaya zorlayan müzikler çaldığı oldu. Maalesef müzik tercihi bu sefer pek iyi olmamış. Oyun, burada da bocalıyor.

Elveda
Yazımın başında da belirttiğim gibi, Electronic Arts, parlak oyun serilerine (!) resmen bir yenisini daha eklemiş durumda. Duyduğuma göre de Electronic Arts artık Need for Speed serisi için bir oyun yapmayacakmış. Orta sınıf grafikler, kaliteli seslendirme, kolay sayılabilir araç kontrolleri ve hayalet bir şehir. Bir zamanların en iyi oyun serisine böyle veda etmemiz, açıkçası beni üzdü. Ama ben NFS serisini Underground’daki, Most Wanted’daki haliyle hatırlamaya devam edeceğim. Güzel oyunlu günler…

Next Page »